Yükleniyor...
Babam Enver Kablan
 
 

 
yazan: nurbani kablan
 
-Enver Kablan'ın anne tarafı Zara'ya; baba tarafı İmranlı Durucin köyüne dayanır. Adını aldığı Zara'dan dedesi Enver Efendi’nin torunu, Durucin'den Hacı Ağa’nın torunudur. Hacı Ağa, oğlu Şükrü’yü sıradan biri ile evlendirmek istemediği için Zara’nın köklü ailelerinden Enver Efendi’nin kızı Müşüre ile evlendirir. O zaman Zara, Sivas ilinden daha önemli bir ilçedir. Zara’dan, ağa evi olsa da köye gelin gelen Müşüre, şehirden köye gelin gitmenin sancılarını yaşamış olmasına rağmen gittiği evi kabullenir ve sahiplenir; aldığı aile eğitimini bu evde uygulamaya koyarak köylülerin ve diğer civar köylülerin takdirini ve sevgisini toplar. Tam bir ağa gelini gibi davranarak evin idaresinde insiyatif kullanır; şehir görgüsü, çalışkanlığı ve misafir ağırlamasıyla namı yürür. Ne ki hayat ona alçak gönüllü ve adaletli davranmaz, kırk yaşına varmadan hastalığa yakalanır ve hayata veda eder... Şu tesadüfe bakın ki cumhuriyetin kurulduğu yıllarda evlenen Müşüre Hatun yine Atatürk’ün öldüğü yılda ölür, öldüğünde kucağında dokuz aylık kız çocuğu vardır ve kardeşleri Zara’dan gelip onu doktora muayene ettirmek için yine Zara’ya götürecekleri zaman yaylı arabaya binmeden, öleceğini bilecekmiş gibi 'kucağıma verin şu bebeği bir öpeyim' der ve çocuğu öptükten sonra yaylı arabaya binerek hayat yolculuğunun başladığı yer olan Zara'ya doğru yola çıkar.. Bu öpücük onun hayata veda busesi olur. Durucin'e gelin gitmiş olsa da yine doğduğu toprakta hayata veda eder.

-Müşüre Hatun öldüğünde beş çocuğu vardır ve bu beş çocuğun tam ortasında olan Enver sekiz yaşındadır. Annesinin ölümüyle; ne kadar güçlü görünürse görünsün artık hayatı boyunca içinde açılmış yara kapanmayacak ve o travmanın izleri bir ömür sürecektir... Çok zaman geçmeden babası ikinci evliliğini yapar ve o tarihten itibaren, çocuk yaşında, amcaların, yengelerin, üvey büyük annenin ve üvey annenin yaşadığı o büyük evde Enver'in var olma ve hayat mücadelesi başlar… Enver daha çocuk yaşındayken zekasının ve bedenin pratikliği ile kendini göstermeye başladı. İsyancı ruhu ile alevlerini ortaya saçıyor, zekasını aile ve köy koşullarında var olmak için keskince kullanıyordu. Hareketliliği ve çalışkanlığı ile kabına sığmıyordu. Uçsuz bucaksız ekili tarlaları vardı; yazın tarlada turpta, kışın evde, ahırda çalışıyordu…

-Yine bir yaz günü; ekinlerin biçilme zamanı aile fertleriyle sabahın çok erken saatinde tarlaya gittiler. Üvey annesi nasıl olmuşsa ona o dırıl koyu gri tonlu kumaştan şalvar biçiminde bir pantolon dikmişti ve Enver’in tarlada üzerinde bu pantolon vardı. Yoğun bir biçimde gayretle çalışarak orakla biçtiği ekini, tırmıkla topladı. Güneş kızdırmaya başladığı zaman yorulduğu için beş on dakikalığına bir gölgeye sığınıp oturmaya gidince; üvey annesi ona söylenmeye başladı: 'Hey ne oturuyon, dırılı giymesini biliyon da...' Enver önce sesini çıkarmadı, duymuyormuş gibi davrandı; üvey anne üstelemeye devam etti 'kime deyom lan, kalksana, şalvarı giyersin emme, kalk da ekinleri topla' deyince Enver hışımla ayağa kalktı ve üstündeki külotsuz giydiği şalvarı çıkarıp üvey annenin suratına fırlatarak 'alın şalvarınız da tarlanız da sizin olsun' diyerek; altı çıplak bir biçiminde alanı terketti ve tarladan epeyce uzakta olan kazanın İmranlı'nın yolunu tuttu…

-Bu hikâye onun hayatının dönemeç noktası olur. Aslında hayatımıza damga vuran olumsuz bir çok şey yaşantımızın olumlu yönde ilerlemesine vesile olur. Diğer taraftan bu mizaçta olan bir insanın, köy yaşantısı ve aile yapısı ruhuna dar gelen bir insanın orada uzun süre beklemesini düşünmek yanlış olur, bu bahaneyle değil başka bir bahaneyle zaten ruhunu doyurmayan Enver'in oradan ayrılması kaçınılmaz olacaktı. İmranlı'da o dönemde büyük vizyon sahibi olan, kimse okumamışken, ölen annesinin çeyiz olarak getirdiği Ermeni dokuması kilimleri evden gizlice alarak satıp Zara’ya ortaokul okumaya gitmiş esaslı ender insanlardan olan amcası Halis Kablan'ın yanına sığınır. Halis onun üvey amcasıdır ama hikâyeleri neredeyse aynıdır. Halis Kablan'ın da annesi; eşinin ölmesi üzerine ikinci evliliğini yapan Hacı Ağa’ya Zara'dan eş olarak gelmiştir ve o da çok uzun yaşamadan hayata veda etmiştir… Halis Kablan, deli göz Enver'in tam aksine sağ duyu sahibi, akılcı kararlar veren zeki bir insandır. Yeğenini yanına alır, o zamanlar İmranlı'da tek bir otel vardır ve bu otelin işletmeciliğini Halis Kablan yapmaktadır. Otelin alt katı (ki Enver Kablan'nın daha sonra uzun yıllar içinde esnaflık yaptığı mekandır) kahve olarak işletilmektedir. On dört yaşında evden kaçıp amcasının yanına sığınan Enver yaşamının ilk mesleğine burada başlar: kahvecilik…

-İlerdeki askerlik hayatında ekmeğini ve haşlığını çıkaracak bir başka beceriyi kahvede öğrenir; kumar... İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır, O yıllarda küçük bir kazada neler yaşandı pek bilinmiyor ama memleketiyle ve dünyada neler olup bittiği ile ilgili olan Halis Kablan'ın kahvesinde mutlaka bir radyo bulunmalı ve kahve ahalisi ajansı bu radyodan dinlemiş olmalılar…

-Babamda İsmet İnönü sevgisi aşk düzeyindeydi; biz çocuklarına bu tutkusunu hep hissettirdi, evimizde İsmet Paşa'nın lafının geçmediği bir günü hatırlamıyorum. Dükkandan akşam eve yorgun dönen (ki yorgunluğunu da belli etmezdi) babam, özellikle akşam yemeği masasında mutlaka İsmet İnönü'den hikâyeler anlatmaya başlardı, İkinci Adam'ın üç ciltini de okumuştu ve müthiş bir hafızaya sahip olduğu için olayları en küçük detaylarına kadar anlatırdı. 'Paşa hazretleri' diye başlayan ön söz girişiyle, olayları öyle anlatırdı ki o sahnenin içinde hissederdiniz kendinizi, anlatmaz oynardı adeta, sahne seyircisi olan biz çocuklar onun anlatımıyla bazen yüreğimiz ağzımıza gelirdi; çünkü yüzünün ifadesi hikâyenin akışına göre birden değişir, bazen kıpkırmızı kesilir, bazen bembeyaz olurdu. Sesi yükselir alçalardı. Komutanlık hikâyelerinde ses yükselir, Lozan masasında ses ince bir alayla alçalırdı. Babamın tiyatral anlatımlarıyla Atatürk'le İnönü'ün konuşmalarını, cephede komutanı, Lozan Masasını birebir yaşadık diyebilirim…

-Babamın bu sevgisinin kökeninin kahvecilik yaptığı yıllarda oluştuğunu düşünüyorum şimdi. İkinci dünya Savaşı yıllarında ülkeyi savaşa sokmamayı başaran ender liderlerden olan İsmet İnönü’nün bu tavrı belli ki onu da çok etkilemişti, radyodan dinlediği ajansın katkısı da bu sevgide büyük rol oynamıştır muhtemelen.

-Yıllar sonra 2009 yılında, Türkiye'nin İlk Başbakanı, İkinci Cumhurbaşkanı, İstiklal Madalyası sahibi asker ve siyasetçi İsmet İnönü’nün torunu; TBMM 22., 24., 25. ve 26. dönem Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Onur Üyesi’de olan Ayşe Gülsün Bilgehan'la Strazburg'da verilen bir resepsiyonla karşılaştık ve hemen yanına yaklaştım: 'Gülsün Hanım biliyor musunuz? biz dedenizin hikâyeleriyle büyüdük, babam dedenizin büyük bir hayranıydı ve ona aşkla bağlıydı, sizleri yani anne ve babalarınızı, evinizi, büyük anneniz Mevhibe Hanım'ı daha çocuk yaşta tanıdık…' Çok etkilendi, 'babanız nerede şimdi' diye sordu. 'Yazık ki babamı iki yıl önce kaybettik' deyince, ikimizin de gözleri doldu… O benden dinlediği bu sevgi hikâyesinden çok etkilenmişti, bense babamın gönül dostlarından biriyle karşılaşmış olmama rağmen bu karşılaşmayı babama aktaramamış olmanın kalbimde yarattığı sızıyla... Ona bu karşılaşmayı ve söylediklerimi anlatabilseydim kimbilir ne kadar mutlu olacağını düşünmekten…

-Otel işletmeciliği ve kahvecilikten sonra, amcasının aldığı kamyonda muavinlik yapmaya başlar ve şoförlüğü en ince detayına kadar öğrenir. Kuşkusuz muavinlik yaptığı dönemlerde de bir çok hikaye biriktirmiştir… Ve 1950'lili yıllar Sivas'ta askerlik macerası, macera demek abartı olmasa gerek; çünkü komutanları bıktıran türlü çeşitli oyunlarla sayımdan kaçıp yerine başkasını koyan, kırk iki türlü oyun çeviren ve çevirdiği oyunlarda bazen yakalanıp bedelini ödeyen bazen sıyrılmayı bilen her zamanki gibi yine sıra dışı bir askerlik süreci geçirir. Harçlığını ise kahvecilik yaptığı dönemlerde öğrendiği kumardan çıkarır. Kamyon muavinliği sırasında öğrendiği şoförlük onun askerde rütbesiz garaj çavuşu olmasına vesile olur. İşini son derece iyi yapmaktadır; pratik zekası ve sorunlara anında çözüm bulma yöntemi onu bir yandan da komutanlarının nezdinde vazgeçilmez eleman olmasını sağlar. Bu özelliklerini en iyi özetleyen de yine komutanın ona söylediği şu söz olmuştur: 'Ulan Enver, seni öldürüp, başında bir güzel ağlamalı…'

-1955 yılında evlenir, dededen, babadan gelen gelenek bozulmaz, kız seçimi yine Zara'dan yapılır. Zara Yüzbaşı Çiftliğinden İbrahim Ünsal ve Azime Hatun'un ela gözlü, parlak yüzlü güzel kızları Seyfure ile dünya evine girer. Evlilik hikâyesi de ilginçtir. Dede Hacı Ağa daha önce Halis Kablan’ın annesi olan ve Enver’in eşi olan Seyfure’nin de emesi (halası) olan yine adı Seyfure olan kadınla evlenmiştir, Hacı Ağa’nın eşi de genç yaşta ölür ama Ağa eski eşinin akrabalarıyla bağlantısını kesmez. Eski kayınbiraderi olan İbrahim Ünsal'ın evine de gelip gitmektedir. Bu geliş gidişler esnasında çalışkanlığını, güzelliğini ve akıllı akıllı konuşmasına şahit olduğu Seyfure'yi gözüne kestirir. Henüz on altı yaşına girmiş kızı babasından ister. Babanın, daha önce kız kardeşini verdiği bu adama (bacısının o evde rahat etmediğini ve tez zamanda öldüğünü düşündüğü için) güveni kalmamıştır, dolayısıyla kesin bir dille onları reddeder. Hacı Ağa geri çekilmez, araya bir çok hatırlı insanı koyar ama nafiledir. Hacı Ağa durmadan taktik değiştirir, kendisini gören İbrahim Ünsal’ın sinirlendiğini düşündüğü için kendisi artık bu kız isteme törenlerine iştirak etmez. yine bir gün yanına çok hatırlı birini alıp Çiftliğin yolunu tutar. hatırlı kişiyi İbrahim babanın evine gönderir kendisi de diğer eski kayın biraderinin evine gider orada alacağı cevabı bekler. Hatırlı kişi çok geçmeden Hacı Ağa'nın bulunduğu eve gelir, merakla bekleyen ona şunları söyler: 'Hacı Ağa, İbraam Ağa diyor ki benim kızım kurban payı olsa yine kızımı onlara vermem' Bu sözleri duyan Hacı Ağa oturduğu yerden ayağa kalkarak elindeki bastonu yere fırlatır. 'Yürü şimdi gidelim, ben kızı aldım, iş tamamdır' der… Bir yıl gibi uzun bir süre mücadele sonucunda kız alınır; en son noktayı ve Enver Kablan'ı en güzel betimleyen şu sözlerle… Hatırlı kişilerden bir sonuç alamayacağını anlayan Hacı Ağa bu kez İbrahim Ünsal’ın yeğeni olan kendi oğlu Halis Kablan’ı dayısının yanına gönderir. Yeğen dayı’ya: 'Enver deli doludur dayı buna bir şey diyemem lakin şu aşağıda akan coşkun ırmağı görüyor musun Enver işte o insan götüren ırmağa girer ekmeğini oradan alır…' Bu söz üzerine kız verilir…

-1955 yılında daha önce çalıştığı aile mülkü olan olan otelin altında büyük kardeşiyle ortak açtığı manifatura dükkanını çalıştırıyordur. Aslında dükkanı açtığı tarihten itibaren toplumun nasıl değiştiğine, köylerden kentlere göçün yavaş yavaş başladığına bir dükkanının sırasıyla satış ürünlerine bakarak bire bir tanık oluruz. İlk açılış kumaş üzerinedir çünkü hazır giyim hayata girmemiştir henüz ve terziler iş başındadır. kumaşlar, basmalar, ipekler, akfiller metre metre alınır terzilerde dikilirdi. İstanbul Cağaloğlu toptan mağazalarından Altın Yıldız gibi marka kumaşlar alınır, ömürlük takım elbiseler İmranlı'nın erkek terzileri Terzi Nihat Usta ve Terzi Hasan Usta'da dikilir; basmalar, empirmeler ise kadın terziler tarafından dikilirdi. Düğünlerde, nişanlarda, bayramlarda, eğlence toplantılarında, günlerde bu kıyafetler giyilirdi... Toplum tüketim çılgınlığından uzak kendi biçip kendi diken bir toplum olarak mütevazi bir tarzda yaşayıp gidiyordur. Öğretmen olan abisinin tayini Sivas’a çıkınca ortaklık biter...

-1956 yılında ilk olarak kitap ve kırtasiye bayiliğini alır ve manifatura ile birlikte yürütmeye başlar… Ve 1957 gazete bayiliği… Gazetenin ve kitabın bir kasabaya girdiğinde orayı nasıl değiştirdiğine şahit olacağız artık…

-Anadolu’unun en ücra köşeleri bile gelen bu gazete ve kitaplarla; sabaha karşı tepelerin ardından yavaş yavaş kırmızılıkla doğan güneş gibi ışıyıp aydınlanıyordur artık. Anadolu’nun aydınlanma çağına ilk adımlarını atma vakti gecikmeli de olsa gelmiştir…
Gazetelerin adları da bu aydınlanmayı direk çağırıyordur zaten. Cumhuriyet, Hürriyet, milliyet, Ulus, Zafer… Enver Kablan bu küçücük kazada aydınlanmanın taşeronu olacaktır. Ona yakışan da budur zaten. Nihayet coşkun akan su usulca yatağını bulup sakinleşecektir…

-1970’li yıllar, kim ne derse desin ülkenin en şahane yıllarıdır, nasıl olmasın ki kitapların, gazetelerin peynir ekmek gibi satıldığı yıllardır. Aydınlanmanın en hızlı yaşandığını anlayabileceğimiz en büyük kanıt bu olsa gerek. Kim ki ülkesinin en parlak döneminin hangi zaman olduğunu iddia eder; karşılık olarak o döneme ait olan gazete, kitap, dergi satışlarına bakmak gerekir… Ve ne mutlu bize ki çocukluğumuz böyle bir zamana tesadüf etti. Çocukluğumda kardeşlerim gibi ben de tezgahın başına geçer kağıt kokusunun en muhteşem duygusuyla (şu an o kokuyu yeniden duyumsuyorum ve bu kokudan içim bayılacak gibi oluyor) sırasıyla katlanmış olan gazeteleri küçücük parmaklarımızla büyük bir iş yapmanın mutluluğu ile gazeteleri bir bir çıkararak isteyen kişiye verirdik. Gazete alan kişiler en az iki gazete alırdı zaten. Ya o dönemin çizgi desenli kitap ve dergilerine ne demeli… Her hafta maceranın devamını merak ettiğimiz ve büyük bir sabırsızlıkla beklediğimiz Tarkan, Kara Murat; sonrasında Tommiks, Teksas, Kaptan Swing... O dönemde bu dergi kitapçıklarını okumuş kim Tommiks’deki o sevimli karekter Konyakçı’yı doktor ve Tommiks’in hafiften yanık olduğu suzi’yi unutmuştur, ya da Teksas’daki her zor durumda 'hay bin kunduz' diyen profesörü... Elbette bize başta İngiltere ve Amerika’nın güya haklılığını, diğer taraftan Tarkan ve Kara Murat’la bir şeyleri empoze etmeyi amaçlayan bu çizgi romanlar ve dergiler farkında olmadan bize ne büyük iyilik yaptıklarını bilmiyorlardı... O arkası haftaya çizgi romanlarla okuma alışkanlığı kazandığımızı, kazandığımız bu okuma alışkanlığı ile İngiltere Amerika gibi emperyelist devletlerin dünyaya ne büyük kötülükler yaptığını öğrendiğimizi... Evet Tarkan’ı, Kara Murat’ı, Tommiks’i, Teksas’ı, Kaptan Swing’i çok sevmiştik, onlara bugün bile toz kondurmayız, onlar bize çocukluğumuzu yaşatan en büyük serüvenci ve hayallerimizin ufkunu açtıkça açan kahramanlardı. Kim bilir kaç yazar bu çizgi kahramanları okuyarak hayal dünyalarını genişleterek yazarlığının betonunu atmışlardır… O dönemde çocuk olarak yaşamış kaç yazar varsa temel betonunu altında hep bu çizgi romanlar vardır…
 
Ve (hhaHürriyet Haber Ajansı İmranlı Muhabirliği, 1975-1980 yılları arasında yaptığı muhabirlikle çok sayıda İmranlı ve çevresindeki önemli olayların Hürriyet gibi bir gazetede haber olmasını sağladı. 

Gazete satmakta ustaydı. 'Okunmamış her gazete yenidir' sloganından yola çıkarak, köy öğretmenliğinin görkemli olduğu yıllarda, İmranlı'nın pazarı olan çarşamba günü köylerden kazaya gelen öğretmenlere hafta boyunca birikmiş gazeteleri ve yanında dergi kitapları satardı. Tabii öğretmenler çok okuyan bir kesim olduğu için onları ince damarından yakalar; 'bütün hafta boyunca köyde ne yapacaksınız, zamanınızı okuyarak geçirmekten başka' diyerek siyasi görüşüne göre o görüş çizgisinde olan bütün gazeteleri ve üç dört gün elinde sakladığı gazeteleri de beraberinde satardı. Gazeteler sadece dükkanda satılmaz; akşama kalanlar da henüz ilkokul çağında olan iki oğlunun kollarının arasında sıkıştırılarak akşamları tek tek kahveler dolaştırılır, önemli haber neyse artık o haber 'yazıyor, yazıyor…' diye bağıran çocukların ince sesleri eşliğinde satılırdı. Kahvelerin haricinde ve okul saatlerinin dışında o dönemde otobüslerin yoğun olarak yemek için uğradıkları benzinlikte de yine evin küçük oğulları Ufuk ve Mücahit Kablan tarafından satılmaya devam ederdi... 

Gazetelerin Anadolu’nun ücra köşelerine kadar ulaşımı da ayrı güzel bir hikayeydi. Gazete paketleri kamyonetlerle taşınır, bu paketlerin hızla yerine ulaşması için gazete bırakılması gereken yerde araba hiç bir zaman durmaz, hareket halindeyken paketler fırlatılırdı. Asıl güzel olan ise şoförlerin yanlarında promosyon olarak aldıkları gazeteleri yollarda el kaldıran kişiye fırlatmaları idi. O sana fırlatılan gazete seni bir anda mutluluğa boğardı. 

'Gazeteci kızı olmama rağmen, ana yolun kenarında bulunan evimizden sabahın erken saatinde çıkar, gazete arabasını beklerdim. O gazete arabasını karşıdan gördüğümde büyük bir heyecanla kollarımı havaya kaldırır el sallardım. Onlar bir yandan gazete paketlerini fırlatırken bir yandan da küçük bir kızın gönlünü etmek için 'Hürriyet' gazetesini, bazen de 'Günaydın, Milliyet' gibi iki gazete birden fırlatırlardı. Küçük kızın sevincine diyecek olmazdı o zaman, sanki paket paket gazeteler onlara gelmemiş gibi; o bir gazetenin kıymeti dünyalara bedel olurdu…'

Enver Kablan'nın gazetecilik hikâyesi 1990'lı yılların ortalarına kadar devam etti. Yaşı ilerlediği ve çocuklardan yanında artık kimse kalmadığı için gazeteciliği İmranlılı genç iki adama devretti. Devredilen kişilerde gazetecilik ne kadar rengini bulabildi tartışılır ama Enver Kablan zamanında bu meslek çok canlı ve çok renkli olduğu tartışılmaz…

Manifaturayla başlayan macera, kırtasiye, kitap ve gazetecikle devam ederken Enver Kablan bu kazada her türlü girişimi başlatan ilk kişi olmaya devam ediyordur. 'Fotoğrafçılık' bir başka güzel meslek olarak hayatına girecektir; hayır hayır hayatına girme değil, fotoğrafı hayatına sokacaktır; çünkü kazada bir fotoğrafçı bile bulunmadığı için Enver Kablan bunun büyük bir ihtiyaç olduğunu çoktan öngörmüştür. Eh sülalede zaten bir fotoğrafçı vardır, Zara’dan dayısı Galip Akın. Geriye fotoğrafçılığı öğrenmek kalır. Sanat yeteneği olan ve farklı düşünce tarzıyla yaşama damgasını vuran anne sülalesinin bir üyesi olan Galip Akın Zara'nın tek fotoğrafçısıdır. Dayıdan fotoğraf çekmeyi öğrenir ve dükkanın yeni üyesi olan siyah örtülerin içinde üç ayaklı fotoğraf makinesi dükkan kapısının önünde yerini alır. Artık vesikalık fotoğraflar çekilmeye başlanmıştır.
 
 
Almanya’ya göçün başladığı yıllardır ve İmranlı’nın köylerinden akın akın Almanya göç furyası başlamıştır. Köylerden kazaya gelip müracaat eden bu kişilerin ilk durağı Enver Kablan’ın dükkanıdır. Resmi işlemler için vesikalık fotoğraf gerekmektedir. Artık her fotoğrafın da bir hikâyesi bir fıkrası olacaktır…
Yine bir gün başında kasketi bir köylü dükkanın kapısından içeri girer, 
'Enver Efendi vesikalık fotoğraf lazım'
'Kaç tane lazım''
'Dört tane yeter'
'Ne için lazımdı fotoğraf'
'Valla Enver Efendi Almanya için'
'Sen bu dört fotoğrafla Sivas’a kadar bile gidemezsin, sana en az on iki fotoğraf lazım, bir de bunun dönüşünü sayarsak eder yirmi dört fotoğraf'
Yirmi dört vesikalık fotoğrafı köylünün eline verir…

Üç ayaklı fotoğraf makinesi ilk makinelerden olduğu için fotoğraf tabında gerekli hassasiyeti göstermediğin zaman fotoğraflar bazen sorunlu olabilirdi. Yine köylülerden biri gelir vesikalık fotoğraf çektirir. Fotoğraf memuriyet için gereklidir ve köylü kravatını takıp, ceketini giyip gelmiştir… Fotoğraf çekildikten sonra adam kazadaki diğer işlerini halletmeye gider, döndüğünde vesikalık fotoğrafları eline aldığında şaşkınlıkla: 'Yahu Enver Efendi, bu fotoğrafların üçü kravatlı, üçü kravatsız çıkmış'
Enver Kablan’ın her zaman verilecek bir cevabı vardır: 'Yahu efendi sen bana kravatlı mı olsun, kravatsız mı olsun demedin ki, ben de kararsız kaldığım için üçünü kravatlı, diğer üçünü kravatsız yaptım'. Ayaklı fotoğraf makinelerinde anında tab ederken aceleyle bazısının tabı az olduğu için kravatın çıkmadığını söylememiştir…
Bu şekilde Nasrettin Hoca mizahıyla onlarca, belki yüzlerce oluşturulan fıkralarda verilmiş cevapları vardır. (umarım bir gün bunları derleyip yazılı hale getirebiliriz. Anlatılırken kahkahalara boğduran bu kısa mizah hikâyeleri okunurken de insanları gülümsetecektir.)

Modern çağın çarkları hızlanmaya başlamıştır artık. 'Ürünü yap piyasaya sür, kar ettikten sonra bir üst modeli öyle piyasaya sür' anlayışı kendini göstermeye o zamandan başlamıştır...
Üç ayaklı makinenin devri bittikten sonra, kahverengi meşe korumalı, elde taşınan ve boyuna takılan, üstten bakılan kamerası olan, on iki pozluk geniş film takılan makine girmiştir Kablan ailesinin hayatına. Artık babanın dışında; o fotoğraf makinesi yaşlarına bakılmaksızın bütün çocukların boynuna takılıp kazadaki evlere ve köylere düğün, nişan ve hatıra fotoğrafı çekilmek üzere gönderilmektedir…

Yetmiş beşli yıllarda fotoğraflar evde tab edilmeye başlanmıştır. Akşam karartılan odada Sivas’a liseye gönderilen iki ağabey dışında; anne de dahil olmak üzere sırasıyla takke başlı tab makinenin bir tarafında baba oturup fotoğraflara ışık verirken diğer tarafta oturan çocuk kartı alıp siyah kaplı düz çantanın içine koymaktadır. Sebep kırmızı ışık açılıp maviye ya da yeşile döndüğünde yayılan ışık önceden tab edilen fotoğrafları yakmasın diyedir. O küçük yaşta, karartılan odanın içinde çocukların gözlerinden akan uykunun hiç bir mazereti yokturdur. Film bitip, fotoğraflar tab olana kadar çocuk bilir ki o masanın başında uyumak yasaktır, zira uyuduğu zaman baba onları uykuya asla teslim etmeyip; koluna, bacağına dokunarak onları uyandıracaktır. Bu kez zamanın bir bölümünü okulda ders görerek, bir bölümünü dükkanda gazete ve kitap satışı yaparak, kalan bölümü de oynayarak geçiren çocuğun artık dua etmekten başka çaresi olmaz. 'Ne olur artık bu tab olayı bitse de yatağıma girip uyusam' düşüncesi dayanılmaz olur; fakat tab olayı bittikten sonra da babanın çocuğun yakasını bırakmaya hiç niyeti yokturdur. Sıra banyo olayına gelmiştir çünkü. İkisi ilaçlı biri duru su olan üç derin kap yan yana konulur, Çocuk çantaya koyduğu fotoğrafları bir bir çıkarır bu ilaçlı suya atar, öyle aynı kaba çok çok koymaz, beş altı tane ancak konulur. O ilaçlı suyun içinde fotoğraftaki yüzler ve bedenler bir bir belirlendikçe çocukta merak duygusu uyanır ve bu merak uykuyu kaçırır. Kim bu kişiler, fotoğraf nerede çekildi, benim çektiğim fotoğraflar acaba güzel çıktı mı?.. sorularıyla kartların üzerinde canlılık kazanan hayatlara bakmaktan kendini alıkoyamaz. Fotoğrafın büyüsü de burada başlar zaten. Yaşanan hayatlar çekilen bu fotoğraflarda anlam kazanır ve zamanın durduğu nokta bu beyaz kartların üzerinde beliren şekiller olur. Çocuklara hiç bitmeyecek gibi gelen bu saatlerin artık sonuna gelinir. Nihayet tab ve banyo olayı biter, ışıklar yanar evde hayat belirtisi yeniden başlar; sıra annededir, o banyo olan fotoğrafları alıp doğru evin banyosuna götürür ve fotoğrafları duru ve bol sularda bir güzel banyo daha yaptırdıktan sonra, ıslak ıslak o kartları ayna gibi dikdörtgen şekilde çerçevelenmiş camlara arkalı önlü yapıştırır, mevsim eğer kış ise o cam sobanın yakınlarına konulur. Gece herkes uyumaya çekildiğinde o fotoğraflar cam üzerindeki yataklarından bir bir; çıt çıt ses çıkararak kalkarlar artık. Uykunun arasında gelen bu çıt çıt seslerin sıcaklığı kulakta hoş bir nağme hatta ninni melodisi yaratır... Sabah erkenden kalkan çocuğun ilk işi. camdan yerlere dökülmüş o fotoğraflara bakmak olur. Fotoğraflar alabildiğine parlak ve nettir, çocuk mutlu olur, zira o fotoğrafların içinde emeği ve uykusuzluğu vardır. Ve en önemlisi o eve, o fotoğraflarla bir çok insanın hayatı girmiştir… Fotoğrafları düzenli bir şekilde toplayıp aynı (akşam kullanılan) çantaya koyarlar gene. O çantaya ilk beyaz olarak giren kartlar bu kez siyah beyaz renklerde hayat bularak girerler. Baba çantayı koltuğunun altına yerleştirir ve dükkanın yolunu tutar...

Bu hayatta; sert tabiatlı olmasına rağmen, babamın çocuklarına kazandırdığı en büyük özellik özgüven ve hayatla mücadele azmi olmuştur. 
O kahve renkli, meşin kaplı fotoğraf makinesini 'bu küçük çocuk fotoğrafı çeker mi çekemez mi' diye hiç düşünmeden beş çocuğunun da boynuna takarak çevre köylere fotoğraf çekmeye göndermiştir. Çocuk da 'madem babam benim boynuma bu fotoğraf makinesini taktı, bu fotoğrafı iyi çekmeliyim' diye düşünerek elinden gelen bütün mahareti göstererek fotoğrafını çekmiştir ve hep iyi sonuçlar almıştır. Hiç unutaman on iki - on üç yaşındayken, dükkanda bulunduğum bir sırada gelen köylü bir vatandaş oğluna yapacağı nişan için fotoğraf çektirmek istediğini söyledi. O anda babam fotoğraf makinesini boynuma taktı ve nasıl çekeceğimi şöyle bir anlattıktan sonra beni adamın yanına kattı. Adamın minibüsüne bindik ve kazaya 6-7 kilometre uzaklıkta olan Pacı köyüne doğru yola çıktık. Bu şekilde fotoğraf çekme deneyimim yoktu. Babamın nasıl çekmem gerektiği sözlerini kendime tekrarlayıp duruyordum, netliğini iyi ayarlamam gerektiğini biliyordum, bir de hava güneşli olursa sorunsuz fotoğrafları çekerim diye düşünüyordum. Çünkü gölgeli ve bozuk havada ayar yapmak zordu. O zaman makineler şimdiki gibi her şeyini kendi ayarlayamıyor, tamamen insan maharetine ve bilgisine dayanıyordu. Köye gittiğimizde çocuk demeden İmranlı’nın köylerinin o sımsıcak misafirperverliği ile ağırlandıktan sonra 12 pozluk filmin tamamını kullanarak çekimlerimi yaptım ve aynı minibüsle kazaya döndük. Geriye sabırsızlıkla beklediğim 'acaba çektiğim fotoğraflar nasıl olacak ?'merakı kalmıştı. Ertesi gün fotoğraflara bakarken 'başarmış' olmanın kıvancını bugün bile yaşarım. İşte özgüven kazanmak böyle bir şeydi... 

Mümtaz abimin anlatımına göre bir keresinde de Mansuri ve Mümtaz’ı aynı köye foroğraf çekmeye göndermiş ama onları yaya yola çıkarmış, 'yoldan geçen arabalara el sallarsınız binip, köyün yakınında inersiniz' demiş. Onlar da yola düşmüşler, yolda yağmur başlamış, Hiç bir araba durmuyor, geri dönmeyi düşünmüyorlar bile, o yağmurda sırılsıklam olarak Karacaören’e kadar gidiyorlar, İmranlı’yı tanıyanlar yaya yolu olarak düşünüldüğünde arada bayağı ciddi bir mesafenin olduğunu bilirler. Sonunda bir traktör önlerinde duruyor ve atlayıp köye varıyorlar. Aynı konukseverlilikle çocukların önce üstlerini kurutup bir güzel bakım yaptıktan sonra karınlarını doyuruyorlar sonra çekimi gerçekleştiriyorlar...

Babam çocuklarını zenginliğine güvenip el bebek gül bebek büyütmezdi. Hayatın acımasız olduğunu bildiği için gerektiğinde çocuklarına acımasız davranmaktan geri durmazdı. Memleketin kışı malum, o soğuk, fırtınalı ve karlı havalarda evin küçük çocukları, iki kardeşim gazete arabasından atılan gazeteleri ıslanmasın diye soğukta bekleyip gazete paketlerini babamın gazete taşımak için yaptırdığı büyükçe kızağa yükleyerek sabahın ayazında, doğru dükkana götürürlerdi. Elinde eldiven varsa üşüme nispeten az olurdu ama eldiven yoksa çekilen kızakta parmaklar donar, mosmor olurdu. Abimler kışın Sivas’ta okudukları için özellikle bu görevi küçüğün bir büyüğü olan Ufuk yerine getirirdi. En az beş yüz metre gazete taşınan kızak çekildikten sonra kardeşim; o tombulca sevimli yüzü kıpkırmızı olmuş eve dönerdi, hiç şikayet etmezdi, sonrasında annemin kuzine sobada ısıttığı uzun ev ekmeklerine peynirli düremeçli kahvaltımızı yapar ve okulun yoluna düşerdik.

İmranlı ayazını İmranlı’da yaşayanlar bilir ancak. Yine böyle ayazın çatır çatır çatırdattığı bir günde ortaokuldan çıkıp dükkana gitmiştim. Akşam üstüydü, gün battı batacak, 'Baba ben eve gideceğim' dedim, 'dur bekle, giderken şu fotoğraf banyosunu da götür' dedi ve beyaz çinko kap içinde bulunan ilaçlı suyu elime verdi. Elimde eldiven yok. Dışarıda metrelerce kar var, güneşin batma vakti kızılımsı bir aydınlık muhteşem bir manzara yaratmış, içeriden dışarıya baktığın zaman bu manzara izleyene büyüleyici gelir ama o soğukta dışardaysan artık manzara işkence olur sana. Evle dükkanın arasında beş yüz metre var, iki küçük ellerim o beyaz çinko kabı tutuyor, dükkandan gaz sobasının başından kalktığım için sokağa çıktığım ilk anda o soğuğu hissetmiyorum fakat sonrasında parmaklarımın ucundan başlayan sızı tüm bedenime yayılıyor. Üç yüz metre bu halde gittikten sonra duyduğum acı artık dayanılmaz oluyor, nedense kabı yere bırakıp ellerimi koltuklarımın arasına alıp ısıtmayı hiç düşünmüyorum, bir an önce kendimi eve atıp gürül gürül sobanın başına geçme düşüncesinin cazibesi eşsiz bir hülyaya dönüyor. Kaptaki ilaçlı suyun yüzeyi donmaya başlıyor, ben zaten donuyorum, parmaklarımın kopacağını hissediyorum ve artık ağlamaya başlıyorum. Kalan o iki yüz metrelik yolu nasıl bitirebildiğim bugün bile hala aklımdadır. Parmaklarımı hissetmiyordum. Eve kendimi attığımda göz yaşlarım sel olmuştu artık; fakat o kıymetli kabı bir an olsun elimden bırakıp, o ellerimi cebime sokup eve gelmeyi hiç düşünmemiştim.

İşte o gün benim hayatla mücadelemin ilk sınavı olmuştu ve sonrasında yaşadığım çok zorlu günlerin sembolü 'beyaz çinko kap'tı, artık o kabı hiç bırakmadım, ne zaman büyük bir güçlükle karşılaşsam; kenarları çatlamış ve yer yer noktalar halinde siyahlaşmış; başkalarının yemek kabı olarak kullandığı içi derince, orta büyüklükte beyaz çinko kabın görüntüsü bugün bile gözümün önüne gelir…
Kuşkusuz kardeşlerimin de özel olarak yaşadıkları ve kendilerini derinden etkileyen böyle anıları vardır…
Benim tanık olduklarım da var tabii...

İki abim okulda değillerse kalan zamanlarda dükkanda durmak mecburiyetindelerdi. Çocuk bunlar, gün boyu dükkanda kalmak sıkıcı geliyor tabii, Onlar da zaman zaman çeşitli bahanelerle dükkandan kaçıyorlar.Yine soğuk bir kış günü ikisi de Mansuri ve Mümtaz dükkana hiç uğramamışlar. Akşam üstü dükkana geldikleri vakit babam onları çırılçıplak soyuyor. Biz de daha çok küçüğüz, yazının başında bahsettiğim ev olarak kullandığımız otelin üstünde oturuyoruz. Alt katında bulunan dükkanımızın bir de arka kapısı var. Çırılçıplak, çamaşırsız bıraktığı abimleri o karda kışta dükkanın arka kapısından dışarıya atıyor. Çocuklar bu olumsuzluklara rağmen ağlamak sızlanmak yerine hemen çözüm üretiyorlar. Arka tarafta bulunan ve yine bize ait olan fırına sığınıyorlar. Çocukları böyle gören annem hemen duruma el koymak istiyor. Babam anneme 'sen karışma bu işe' diyor ama annelik içgüdüsü ağır basıyor tabii. Epeyce bir süre babamla tartıştıktan sonra aşağıya inip çocukları yukarıya çıkarıyor…

İki abim de çok yaramazlar, özellikle büyük abim Mansuri yaramazlığın kitabını yazan kahraman gibidir, Mümtaz biraz daha sakin görünümlü olup sessiz yaramazlardandır. Bu yüzden evimizden macera hiç eksik olmaz, güne hep hareketle uyanılırdı. Öyle ki gündüz de yetmezdi bazen bu hareketlere; gece devreye sokulurdu... Yine bir gün, bir ramazan ayı abimler o zaman 11-12 yaşlarındalar, otelin üstünde oturuyoruz. Ramazanda oruç tutmasalar da sahura kalkan abimler yemekten sonra uyumamışlar, önceden otel olarak kullanılan evin altı odası, bir mutfağı ve kocaman bir antresini oyun alanına çevirmişler, oradan oraya koşturuyorlar (gece koşmalar, odalara saklanmalar ve akla gelmeyen türlü oyunlar oynanırdı). Annem sahurdan sonra hatim indirmek amacıyla gece Kuran okuduğu için bir türlü konsantre olamayıp bu gürültülerle başa çıkamayınca, onları evin bir odasına kapatıyor fakat bu şekilde de gürültüyle başa çıkamıyor . En sonunda dayanamıyor ve ikisini birden gece dışarıya atıyor. Yıl 1970 Ramazan ayı Kasım; kışın eşiği sonbaharın en soğuk günlerinden biri , Bu ikisi çarşının kuzey doğu girişinde bulunan dükkanın önünde büyük bir ateş yakıp başında ısınıp hem de geceye yakışan bu ateşin turuncu alevlerini seyretmenin keyfini sürüyorlar O zaman oldukça küçük olan kardeşim Mücahit ve Ufuk’la biz durur muyuz, oturma odasının penceresinden alevleri görünce hemen kendimizi aşağıya atıyoruz: O, geceyi aydınlatan ve ısıtan ateşin başında yerimizi alıyoruz. Sabaha karşı uyanan ve yavaş yavaş çarşıya inen esnaf şaşkın gözlerle 'yine Enver’in çocukları ne işler çeviriyor'<:/i> diyerek bakınıyorlar ama kimin umrunda, çocuklar ömür boyu unutamayacakları bir günün hatırasını ateşle yazıyorlar o gün... Demem o ki olaylar karşısında şikayet edip ağlamak sızlamak yerine hemen çözüm üretmeyi daha o yaşlarda öğrenmiştik, daha doğrusu ailemiz bize bunu öğretmişti...

Ramazan demişken Babamın seremoni haline getirdiği sahur sofralarını anlatmadan geçilmez. Oruç tutmasak da gece sahurda kızartılan hamur işlerinin kokusunu duyarak kalkmak biz çocuklar için adeta düşsel bir zaman dilimi olurdu. Babam bu sahur sofrasında özellikle hamur işine düşkün olan kardeşim Ufuk’a çeşitli şakalar yapar, yağda kızartılmış pişileri saklayarak 'Seyfur bugün sahura bir şey yapmadın mı bak Ufuk kalkmış, çocuk ne yiyecek şimdi' der, sonra da onun yüzünü izlerdi. Ufuk’un dudakları büzüşüp ağlamaya başladığı zaman o vakit sofranın altına sakladığı pişiyi çıkarırdı. İstisnasız bir ay boyunca her gün tekrarlanan bu sahur sofrası seremonileri çok hoş geçerdi. Annem de sahurda türlü çeşitli hamur işleri yapar, puf börekleri, katmerler, keteler, pişiler, kadın budu köfteler sırasıyla günlere yayılır gece şölene dönerdi adeta. Eğer biz küçükler sahurda uyunamamışsak sabah da onun sohbeti devam eder, Ufuk bu kez aynı işkenceye sabah maruz kalırdı. Babam bu defa tersi bir söylemle 'Seyfur, oğlana gece yediğimiz ballı pişiden ayırmadın mı' diye sorarken gerçekten o ballı pişinin balındaki iki “l” harfine dört “l” harfi gibi vurgu yapar ballandırarak öyle bir anlatırdı ki Ufuk’a ağlamaktan başka bir seçenek bırakmazdı, Eğer ilk darbede ağlamamışsa o pişinin balını çoğaltır ,söylemi alabildiğine abartır ve o ağlayana kadar bu işkenceyi devam ettirirdi. Bu acıya dayanamayan Ufuk’un gene dudakları büzüşür ağlamaya başlardı, babam da amacına ulaşmış onu ağlatmış olmanın keyfiyle işine giderdi. Artık gece pişi yapmadığını, bu kez kahvaltıyla geçiştirdikleri, şayet pişi yapsaydı muhakkak onu kaldıracağını söylemek ve Ufuk’u ikna edip susturmak annemin görevi olurdu…

Babamın çocuklarıyla olan ilişkisinde sertlik, yumuşaklık; sıcaklık soğukluk her türlü duyguyu içinde barındıran karışımın banyosu bulunurdu. Ondan korkardık fakat tıpkı onun gibi yaramazlıktan da geri durmazdık. Onun yöntemlerine karşı sürekli bir strateji geliştirilirdi. Dükkanda zorunlu olarak durması gereken erkek çocukları bu stratejilere daha çok başvururlardı. Bu oyunlarda gruplaşma da haliyle ortaya çıkardı. Abimler biraz daha büyüdüklerinde kendi çocukluklarını unutup artık babamın cephesinde yer aldıkları için dükkandan kaçma planları yapma sırası Ufuk ve Mücahit’e gelmişti. Büyükler biraz daha özgürleşmiş olmanın keyfini çıkararak küçükleri kontrol altında tutmaya çalışırken ben tam onların ortasında tek kız çocuğu olmanın ve dükkana gelip gitme işinin tamamen benim keyfime dayalı olmasının tadını çıkarıyordum. Gün boyu dükkanda beklemek Ufuk ve Mücahit için artık dayanılmaz olmuştur İmranlı güzel yer(di o zamanlar); çayırlarda misket oynamak, adada futbol oynamak, yatılı bölge okuluna gidip kuzenleriyle takılmak varken akşama kadar dükkanda durmak eziyet halini alınca çeşitli oyunlarla dükkandan kaçmayı zaman zaman başarıyorlardı. Geliştirdikleri taktiklerin teorisini Ufuk yapar sonra o planı ikisi uygulardı. O planlardan bir taneside şöyleydi; Ufuk ve Mücahit dükkanda yalandan bir kavga çıkarırlar, oydu buydu derken işi kavgaya kadar vardırırlar hatta birbirlerini sille tokat dövmeye bile başlarlar bu pozisyondayken Mücahit güya dayaktan kaçıyor gibi dükkandan kaçar, Ufuk da hemen arkasında onu kovalamaya çıkardı. Bir beş bu oyuna başvurduklarında bizim büyükler durumun farkına varırlar ve olayı takip etmeye karar verirler. Yine aynı oyun sahneye konulup oynandığında ikisi birbirini peş peşe kovalarken büyükler peşlerine düştüklerinde görürler ki dükkandan iyice uzaklaştıklarına ve görülmediklerine inanan bu iki küçük kahraman ellerini birbirinin omzuna atmış arkadaşça, şakalaşarak yürüyorlar... Tabii aynı oyun bir daha uygulanamaz ve artık başka planların peşine düşülürdü…

Zenginiz fakat zenginliğin sefasını sürüp üretimden uzak bir yaşam hiç tercih edilmedi bizde. Daha doğrusu annemin çalışkanlığı ve hayat anlayışı babamla eş değer olduğu için annem de üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor hatta düşmeyen görevleri bile yapmakta hiç tereddüt etmiyordu; Et, süt,yoğurt, tereyağ, yumurta evden üretilir, ekmek fırından alınmaz, buğdayın hikâyesinin başlangıcından mahalle fırınına kadar olan yolculuğunda çocuklar bu hikâyeye bire bir şahitlik ederek ve içinde bulunarak eşlik ederlerdi. Hacı Ağa’nın tarım arazisi çok büyük her tarafında buğday, arpa, yonca ekili ama biz çiftçilik yapmadığımız için buğday satın alınırdı. Çocukluk aklımda kaldığı kadarıyla İmranlı ve Duricin’de yetiştirilen buğdayın unu esmerimsi olduğu için buğday; Zara ve Yüzbaşı çiftliğinden satın alınır, çuvallara doldurulup getirilir, doğru Kızılırmak’ın suyuna yıkanmaya götürülürdü. Su o zamanlar akan su pırıl pırıl, herkes buğdayını getirip Kızılırmak’ta yıkıyor. Suyun içine dikdörtgen şeklinde büyükçe taşlar dizilir , Suyun akım yönünden ağzı açık bırakılarak altına temiz bir çul serilir, çulun kenarları da taşların üzerine yerleştirilirdi. Böylece tek bir buğday tanesi bile ziyan olmazdı. Bir ya da iki çuval buğday o çulun üzerine boşaltıldıktan sonra eğilip karıştırılarak temizce yıkanana kadar devam eder sonra buğdaylar kalburlara çekilir diğer çuvaldaki buğday boşaltılıp yıkanana kadar kalburlarda bekletilen buğday suyunu süzmüş olurdu; bu kez ırmak kenarındaki çayırlara serilmiş temiz hasırların (satranç da denilirdi) üstüne kalburdaki buğdaylar eşit düzeydi dağıtılarak serilir ve zaman zaman karıştırılarak kurumaya bırakılırdı. (Bütün bu işlerin içinde hep annem olur yanına yardımcı bile almazdı.) Yıkama işlemleri bittikten sonra sıra kurumaya bırakılan buğdayın başında beklemeye gelirdi. Bu iki kutsal şeyin; Su ve buğdayın buluşması ise biz çocukların en büyük eğlencesi olur, o hiç bilmediğimiz Luna Parka gitmiş gibi eğlenirdik. Küçücük ayaklarımızı ırmağa daldırır buğdaylarla ayaklarımızın dansını yaptırır, buğdayları döndürme figürünü de eğilip ellerimizle yapardık. (Şimdi düşünüyorum da o zamanlar Lunapark’a gitmiş olsaydım, bu kadar ayrıntı ve güzellik aklımda kalır mıydı, sanmam, Demek ki bizim için Lunaparktan daha eğlenceliydi). 
Yorulduğumuzda ırmağın kenarına oturur o eşsiz manzarayı; ırmağın akıp giden suyunu, salkım yapraklarıyla söğüt ağaçlarını ve kendini kaybedercesine buğdayı yıkayan annemi seyrederdik. Mola zamanları babamın fırından yaptırıp gönderdiği güveci ya da etli pideleri büyük bir iştahla yer sonra yine buğdayın ve suyun hikâyesini yazmaya koyulurduk…

Bu buğday masalının tatlı ninnisini bazen yağan yağmur, çakan şimşekler bir kabusa dönüştürür ama Ağustos ayının son günlerinde ve Eylül’ün başında gerçekleşen bu yağmurun da hükmü uzun sürmez, yeniden güneş açar, ortalık aydınlanır ve buğday kurumaya devam ederdi. Buğdayların küflenmemesi ve çürümemesi için en az üç gün güneş altında kalması gerektiği için geceleri toplanıp sabah yeniden serilen buğdayın başında birisinin kalması gereklidir. Bizde çocuklar küçük olduğu için o zaman delikanlı olan amcamlar ya da kuzenlerden biri bekletilirdi. Gece üstüne naylon çekilen buğday sergisinin yanına bir döşek serilir, açık alanda yatılırdı…

Böyle günlerin birinde buğdayın başında bekleyecek olan amcam Hikmet bir düğüne katılmasından dolayı o gün gelmediği için babam iki abimi bu işle görevlendirir. 'Siz gidin bekleyin amcan akşam geç saatte sergi yerine gelince eve gelirsiniz o zaman' diyerek onları gönderir. Amcam düğünde aldığı alkolden olsa gerek o akşam sergi yerine gelmeyi unutur. Tesadüfe bakın ki o gece yağmur yağar, sabaha karşı uyanan annem çocukların yatakta olmadığını ve yağmurun yağdığını görünce telaşa kapılır, hemen babamı uyandırır ve söylenmeye başlar; 
Enver kalk, çocuklar yatakta yok, başlarına bir şey mi geldi, niçin o el kadar çocukları oraya gönderdin, bak dönmemişler, bu Hikmet gelmemiş mi' diye cümleleri arka arkaya sıralayarak söylenir, babam üstünü giyip dükkana iner ve hemen haber uçurur amcama, Sabaha karşı Duricin’den halam ve amcam sergi yerine gelir ki Mansuri ve Mümtaz yorganı başlarına kadar çekmiş yağmurun yağışına aldırış etmeden yatıyorlar. O zamanlar elektrik saat akşam altıda gelip on ikide kesildiği için gece zifiri karanlığa dönerdi, bu karanlıkta kazara akşama çarşıda kalan çocuklar bile evlerine gitmeye korkarlarken bu iki çocuk ıssız olan yerde üstelik yağmurda korkusuzca bekleyip buğdayın başından bir an bile ayrılmayı düşünmemişlerdir…

Buğdaylar kuruyup torbalandıktan sonra bu kez değirmen macerası başlardı, torbalara doldurulmuş buğdaylar; ırmağın yakınında Kızılırmak mahallesinin alt ucunda bulunan değirmene götürülür, buğdayların öğütülme sırası geldiğinde yine bu iş için abimler görevlendirilir, süzgeçten kar gibi süzülen un taneleri düştükleri yerde küçük bir tepecik olana kadar beklenilir sonra o yığın torbalara konulup ağzı bağlanırdı. bu iş bir günü alırdı. Abimler eve geldiklerinde 'değirmenden çıkmış!'gibi üstleri başları, ağızları gözleri un içinde gelirlerdi. Şimdilerde ekmeğin hikâyesini bilmeyen çocukların durumuna acımamak mümkün değil. Çocuk ekmeğin buğdaydan yapıldığını bilmiyor çünkü görmedi, yaşamadı, annesi babası üretmedi. Buğday tarlalarının rüzgâr da salınarak nasıl altın başaklarını gururla göğe doğru kaldırdıklarına şahit olmadı... Yaşayarak öğrendiğimiz bu üretim masalı artık ders kitaplarında ekmeğin hikâyesi olarak yer alıyor yalnızca... Albert Camus’unun 'yabancılaşma' dediği şey en basit tanımı ve örneği ile budur işte. 

Yine dükkana mal getirmek için her yıl, yazın Ağustos ayında abilerimden birini yanına alarak İstanbul’a gider orada bir hafta kalarak dükkanın bütün ihtiyaçlarını alırdı. Yaptığı alış verişlerde vadeli ödemeler yaptığı halde senet kullanılmazdı pek, sözü senetti... Ödeme vakti geldiğinde bir gün bile geciktirmeden borcunu öderdi. İstanbul’da alış-veriş yaptığı toptancılar Kaliteli mal getirirdi, dolayısıyla satış rakamı biraz yüksek olurdu. İlçe halkı henüz kalite bilince erişmediği için babamın adını 'Pahalıcı Enver” koymuşlardı. Bu söylem biz çocuklarını incitir yaralardı'.
 
 
Enver Kablan’ın biyografisini yazarken onun hayatını bire bir etkilemiş, ona bir bakıma medeniyeti öğretmiş, onun hırçın ruhunu dizginleştirmeyi başarmış olan kişiden söz etmemek biyografiye ihanet olurdu. Hamdi Atillasoy! kazanın dava vekili. Tam bir cumhuriyet modeli. Atatürk gibi giyinir, her zaman üstünde takım elbisesi, başında fötr şapkası, elinde aksesuar olarak tuttuğu bastonu ve dimdik yürüyüşü ile İmranlı'nın rol modeli olurdu. İki sevgili arkadaştı onlar. Annem de dahil hiç kimseyi dinlemeyen, kendi bildiğini okuyan Enver Kablan Hamdi Bey’i dinler, onun söylediklerine her zaman kulak verir ve dinlediklerini uygulardı. Hamdi Bey genellikle dükkanda olurdu, dükkanda müşteri yoksa tezgahın bir tarafında o diğer tarafında Hamdi Bey oturur sohbet ederlerdi. İkisi de koyu CHP’li oldukları için sohbetlerinin baş konusu o zamanlar genel başkan olan İsmet İnönü olur, devamında o dönemin bakanları konuşulurdu. Ülke sorunları tartışılır, memleketin ahvalini sürekli sual etmekten geri durmazlardı.

1972 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin ikinci adam pozisyonundaki Bülent Ecevit parti genel başkanlığını alınca; bu iki arkadaş derin bir kederin içine girmişler onları teselli etmek ise hanımlarına düşmüştü. Enver Kablan 14 Mayıs 1972 tarihinin gecesinde gözyaşlarını tutamayıp, sabaha kadar ağladığında; karısının sözleri bir nebze olsun yüreğine su serpmişti. 'İnönü yaşlandı artık, kulakları da iyice sağırlaştı, bu partinin genç birine ihtiyacı vardı, fena mı oldu. Bu duruma memnun olmalısın' demişti ona. Bu değerlendirmeyi Hamdi Bey'e aktaran Gazeteci Enver birbirlerinin kederini ateşlendirmekten vazgeçmişler çaresiz durumu kabullenmişlerdi artık. Zaten bir buçuk yıl sonra da İsmet İnönü hayatını kaybetmişti.

O dönemler televizyon Anadolu'ya girmemişti henüz. Haberler radyo ajansından dinlenir, gazetelerden okunurdu. Sanat faaliyetleri ise bire bir canlı olarak kasabalara kadar gelirdi. Sinema, kazanın en önemli sanat seyri olurken (Bu konuya ayrıca değinilecektir) , dönem dönem ilçeye gelen sirk gösterileri, tiyatro gösterileri çocukların üzerinde büyük heyecan yaratırdı. Özellikle tiyatro gösterisi geleceği zaman haftalar öncesinden haberi gelir, biletler satışa sunulur; biz çocuklar günlerce tiyatro seyredecek olmanın coşkusuyla gece yatağa girerken düşlerimizi kurar, sabah yine kurulan bu alarmla uyanırdık. Yani daha tiyatro kazaya gelmeden günler boyunca bizlere hayal kurdurarak işlevine çoktan ulaşmış olurdu. Kaldı ki o bekleme sürecinin çocuklara yaşattığı duygular tiyatronun kendisinden bile daha önemli olurdu. Hayal dünyamız borsa yatırımdan en çok kazanan hisse olurdu. Zenginleştikçe zenginleşirdi…

25 Aralık 1972, İmranlı'ya bir tiyatro grubu gelecek ve (hiç unutmam) 'Buzlar Çözülmeden' oyununu sergileyecekler. Biletler haftalar öncesinden satılmış, büyük bir merak ve heyecanla tiyaroyu bekliyoruz. Bu bekleme sürecinde o buzları sıcak düşlerimizde çoktan eritmişiz, sular seller gibi akıyor hayaller. Oyun Sinemacı Dursun Demirtaş'ın sinema salonunda gösterilecek. İmranlı’nın o meşhur Sibirya soğuklarını bile aratan buz gibi ayazında sinemanın önünden geçtikçe derin derin iç geçiriyoruz, şu 25 Aralık da bir türlü gelmek bilmiyor. Babam biletlerimizi çoktan almış, misafir odasında açık yeşil renkli büfenin üzerine koymuş. Eve geldikçe büfenin üzerinde duran o biletlere bakıyoruz. 25 Aralığı iple değil, zincirle çekiyoruz, gün çok ağır zor çekiliyor. Yavaş çekiliyor ama günün ağzına kadar çekmeyi başarıyoruz. Nihayet o gün geliyor, akşam yatacağız hop 25 Aralık olacak ve o akşam ailecek tiyatroya gideceğiz. Sabah uyanıyoruz bir acı haber, evde matem havası var, babam ağlıyor, 'paşam, paşam' diyor. İsmet İnönü vefat etmiş. Çocuğuz, hafiften bir üzüntü duyuyoruz ama biz akşamki tiyatronun derdindeyiz. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra Türkiye çapında 'yas' nedeniyle bütün gösterilerin iptal edildiğini duyuyoruz. Bütün hayallerimiz tuzla buz oluyor, 'Buzlar çözülmeden' olduğu yerde kalıyor...

Babalar ülke sevdasından, o ülkenin kuruluşunda İkinci Adam (Şevket Süreyya Aydemir'i de yad edelim bu arada) olarak misyonunu Atatürk’ün ölümünden sonra birinci adamlığa yükseltmiş ve ölümüne kadar ülkeye hizmet etmiş birini kaybetmenin derin üzüntüsüyle kahrolurken, çocukları da hayal sevdalarına kavuşamamış olmanın üzüntüsüyle kahrolmuşlardı. Eminim ülkenin başbakanlığını ve cumhurbaşkanlığını yapmış olan İsmet İnönü bir an dirilmiş olsaydı böyle bir şeye izin vermezdi. Sanata düşkün olan, ülkedeki sanat kurumlarını kurmada katkısı olan ve yaşlandığında çello öğrenmeye kalkan bu adam sanatı o gün yasaklatmazdı. Yas tutulurken eğlence hayattan çekilmeli, sanat değil…

Bu iki dost her konuda birbirlerine yardımcı olurlar, birinin eksiğini diğeri kapatır, sırlarını paylaşırlar, birbirlerine akıl danışırlar; kısaca dost kelimesinin anlamını hakkıyla verirleridi. Öyle ki babam kardeşimin adını Hamdi Bey’in oğlu Ufuk ‘tan esinlenerek 'Ufuk' koymuş; küçük kardeşim Mücahit'in adını da Hamdı Atillasoy bizzat kendisi koymuştu. Bayramlarda ailecek önce onların evini ziyaret ederdik. Hamdi Bey, biz üç küçük kardeşe inanılmaz bayram haşlığı verirdi. O zamanlar günlük haşlığımız yirmi beş kuruşken; iki buçuk lira bayram haşlığı verirdi. Bir çocuk için bu, büyük paraydı. Bu yüzden bayramları iple çekerdik. Bizim Ufuk parayı çok severdi, özel olarak belli günlerde Hamdi Bey’in elini öpmeye giderdi...

Bu iki dostu kıtalara ayırıp betimlediğimiz zaman Babam Asya, Hamdi Atillasoy Avrupa kıtasını temsil ederdi, Hamdi Bey de o toprakların insanı; Erzincan'ın Kemaliye ilçesindendi ama adam çok okumuş, kendini yetiştirmiş biriydi. Bu iki kıta boğaz köprüsü gibi birbirine bağlıydı. Birbirlerini tamamlıyor, özellikle Hamdi Bey batı kriterlerini babama bizzat yaşantısı ve söylemiyle gösteriyor, onun hayata bakış açısını genişletiyordu. Çok büyük bir kütüphanesi olduğunu; Cilt cilt 'Akbaba', 'Hayat' mecmualarının yanında; hayatımda karşılaşmadığım 'on cilt Pardayyan' kalın roman serisi, Türk Casusu 'İngiliz Kemal'i anlatan yine birkaç cilt kitap ve şimdi anımsayamadığım orijinal kitap serilerini İmranlı’dan ayrılıp İzmir’e göç ettiğinde kitaplarını götürmek istemediği için kütüphanesini kadim dostu Enver'e bıraktığı zaman anlamıştım. Gidişinden sonra o kütüphane layık olduğu yeri bulmuştu. O kitapları çok inceledim, Akbaba mecmuasındaki karikatürleri, Hayat dergilerini hatta belki de bende sinema sevgisinin temeli olduğunu, şu anda bu satırları yazarken anladığım; meşin kaplı sinema sözlüğünü yaz tatillerinde su gibi içmiştim. O sözlükte dünya çapındaki en güzel ve en yakışıklı artistlerin resimlerini hayranlıkla seyrederek, dönüp dönüp Greta Garbo, Eva Garder, Birgitte Bardot, Liz Taylor ve Grace Kelly, 
Audrey Hepburn, Sophia Loren, Gina Lollobrigigia gibi şahane yüzlü kadınlara bakardım. (o fotoğraflar bugün bile belleğimdedir) Bir çok klasikleşmiş filmi de bu sözlükten tanıdım. Televizyonun, internetin olmadığı bir dünyada; kendi küçük dünyamda dünya sinemasına, dünya edebiyatına hatta mizah dünyasına o uzun yaz günlerinde Hamdi Bey'in bize emanet ettiği dergi ve kitaplar sayesinde açılmıştım…

Kimselerde özel araba yokken Hamdi amcanın askeri cipi vardı, ihtiyacımız olduğunda cipi direk babama verir, Sivas'a veya herhangi özel günlerde şehir dışına çıktığımız zaman cipte eğlenceli bir şekilde yerimizi alırdık. Sivas'a giderken değil ama çevre köylerin taşlı topraklı yollarına girdiğimiz zaman babamın o taş çakıl tanımayan deli dolu araba kullanmasıyla cipi hoplata hoplata sürmesi biz çocukları hem korkuturken hem de neşeli bir şekilde eğlenmemize neden olurdu. Eğer hava yağmurluysa yollar çamur olur, bazen de çamura saplanan tekerlerin ciyak ciyak bağırtısıyla çamurdan kurtulup yolumuza devam ederdik. Hoplaya hoplaya ciple yaptığımız yolcukların iç yolculuklarımızla birleşip dağlar tepeler aşması çocukluğumuzun düşsel kanallarını açar, o kanallardan aktıkça çoğalırdık…

Dükkanımızın hemen yanı başında şehir kulübü vardı, kulübe kazanın kalbur üstü kişileri; kazaya atanmış kaymakamı, doktoru, savcısı, hakimi, jandarması ve kazanın yerli memurlarının yanı sıra önemli esnafı gelirdi. Kulüp mekan yapısıyla da bir kaç basamak üstte olduğunu gösterir gibiydi. Tek katlı yapı olmasına rağmen yer zemininden yedi- sekiz basamak merdivenle çıkılırdı. Hamdi Bey'in ve babamın uğrak yeriydi, özellikle akşamları zatı muhteremler kulübe gelirler siyasetten konuşurlar, bir kaç el de kağıt dönderirler, günün yorgunluğunu bu şekilde üstlerinden atarlardı. O dönemin memurları tam bir rol model olarak ilçede varlıklarını sürdürürlerdi. Güzel giyimli yakışıklı insanlardı, ağırlıkları olması gerektiği gibi hissedilirdi; araya mesafe bırakırlar ama o mesafeye sıcaklık koyarlardı. Keza atanmış memurların eşleri de kazanın kadınları için rol model olurlardı. Giyimleri, kuşamları, güzellikleri, duruşlarıyla Avrupa kadınından farksız özellikler taşırlardı. İlçenin kadınları, genç kızları onlar gibi düzgün konuşmaya, onlar gibi yürümeye , onlar gibi giyinmeye çalışırlar; onlara özenerek kaba hissettikleri davranışlardan kurtulmaya, incelmeye çalışırlardı… Erkekler için de kulüp hem sohbet edilip eğlenceli vakit geçirilen bir yer olarak algılanırken diğer taraftan avrupai bir hava yaratırdı bu küçük ilçede…

Babam bulunduğu ortamı bir eğlence mekanına dönüştürmekte mahir olduğu için, kafasından yazıp senaryolaştırdığı oyunları ilgili kişilerle paylaşıp, o kişileri öne çıkararak karşıya geçer oyunlaştırdığı bu senaryoyu seyrederdi. O kulüpte kim bilir ne senaryolar oynandı, ne sohbetler yapıldı, ne kahkahalar atıldı bilmek ve kulüp duvarlarının gevezeliğini çok isterdik ama bildiklerimizden çocukluk anılarımızı tazeleyerek bazılarını paylaşmak baba biyografisine eklemenin zorunluluğunu doğurmuştur...

Dükkanımızın ve evimizin yanında olduğu için kulübün yazın ayrı kışın ayrı sıcaklığı olduğunu birebir hissederdik, kapının önünde oynayan biz, Gazeteci Enver’in çocuklarına oraya gelip giden memurlar takılmadan edemezlerdi. Yazın kulübün camları açılır, içerdeki sohbet mırıltılarını ve atılan kahkahaların tınılarını duyardık; kışın ise kulübün ortasına kurulan yuvarlak emaye sobanın çevresine konulmuş masalarda sözlerin ritmi, çıtır çıtır yanan odun ve kömürün eşliğinde bir seremoniye dönerdi…

Küçük kardeşlerim Ufuk ve Mücahit özellikle hafta sonları insanlar kahvede oturduğu için akşamın haricinde gündüzleri de gazete satarlardı. Tabii dükkanın yanında olmasına rağmen kulübe de gazete satmak için uğrarlardı. Babam yine memurları örgütlemiş, gazete satışının son durağı olan kulübe gelen küçük gazetecilere bir oyun hazırlamıştı. İçeriye giren bu iki küçük çocuğu masalarına davet eden Recep Çavuş ve masasında oturan diğer memurlar onlara çay ısmarlamışlar, biten çaylarını tazeletmişler, sonra da onların yanında uyuma numarası yapmak için; birileri sırtını sandalyeye dayamış gözlerini kapatmış, diğerleri başını masaya koyup gözlerini kapatmış bir vaziyeti alınca ve devamında gelen (yalandan) horlama sesiyle bizim çocuklar, yorgunluk, sıcak çay (kulüpte çay içmenin çocuklar için ne büyük bir jest ve lüks olduğunu tahmin edebilirsiniz muhtemelen) ve yanan sobanın cazibesine dayanamayıp masa başında uyukalmışlardı, Bu hain adamlar çocukların uyuduğundan emin olduktan sonra gözlerini açmışlar sonra da babamı dükkandan seslettirip çocukların nasıl mışıl mışıl uyuyukalarını kahkahalarla izlettirmişlerdi. Tabii oyun bir kez gösterilmiyor tiyatro oyunu gibi defalarca tekrarlanıyor. Bir, üç- beş böyle derken bizimkiler durumu anlıyorlar ama uyumamak için direnmenin boş olduğunu da farkediyorlar; fakat Ufuk bu, yemeye içmeye meraklı içirilen çaydan vazgeçemediği için kendince bir yöntem buluyor ve Mücahit'e 'gel biz hem çayı içelim, hem de onlar uyuma numarası yaptıklarında gözlerini kapattıkları zaman mayışmadan hemen kaçalım'diyor. Bu iki kardeş anlaşmış bir şekilde gene kulübe giriyorlar, tabii Recep Çavuş, bu ikisini yine masaya çağırıyor 'çocuklar gelin, üşümüşsünüzdür, şu sobanın başında sıcak çayınızı için de ısının' diyor. Çocuklar kendilerinden emin bir şekilde masaya gelip kollarının altındaki gazeteleri masaya bıraktıktan sonra çayın ısmarlanmasını bekliyorlar, çaylar geliyor, bizimkiler afiyetle içiyorlar ama gözler cin gibi bakıyor hala, 'birer tane çay daha getir Osman' diyor Recep Çavuş, dışarısı buz gibi soğuk, sıcak çay ve çıtır çıtır yanan soba o esnada dünyanın en güzel şeyi oluyor. İkinci çaylar da içiliyor, sıra Recep Çavuş’un ve yanında bulunan bir kaç memurun yalandan horlamasına geliyor. Onlar gözlerini kapatıp horlamaya başladıkları zaman bizimkiler sessizce gazeteleri koltuklarının altına alıp anında toz oluyorlar oradan. Gözlerini açıp masanın başında çocukları göremeyen Recep Çavuş arkadaşlarına 'ulan çocuklar dümeni anladılar, bu numara eskidi, başka numaralar bulmak lazım, Enver'e söyleyelim de yeni bir senaryo yazsın' diye söyleniyor… 

Cep telefonlarının ütopya olduğu, televizyonun olmadığı bu dünyada insanlar kendi seyirliklerini bizzat yazıp oynarken çocukları da bu oyuna dahil etmeleri, ne denli adam yerine konulmak hissinin çocuklar üzerindeki etkiyi varın siz düşünün artık…

Hamdi amca o vakur duruşuyla bu oyunlarda genellikle seyirci olmayı tercih eder ağır gülüşüyle ağır insan olmanın profilini verirdi diğer izleyicilere.

Hamdi Atillasoy, çocuk olduğumdan ötürü nedenlerini bilmediğim bir sebeple sanıyorum 1974 ya da 1975 yılında İzmir'e taşınma kararı aldı. Giderken de o meşhur kütüphanesini bize bıraktı. Onun gidişiyle ona 'ağabey, ağabey' diye hitap eden babamın sözcükleri hüzünle büzüştü, en iyi dostundan ayrılmış olmanın acısını yıllarca yüreğinde hissetti. Babama bir çok konuda yol gösteren, ona akıl hocalığı yapan insan gidince babamın bir kanadı kırılmış gibi oldu. Bir keresinde de İzmir'e gidip onu ziyaret etti. birbirlerini görünce çok ağlaşmışlar… Hamdi amca da oraya adapte olamadı, yıllarca soğukta ama sıcak insanlarla yaşamış olmaktan dolayı sıcak iklimin tanışsız ortamında soğuk ilişkilere katlanamadı ve çok uzun zaman geçmeden de vefat etti.

 

Toplam Ziyaret: 621.554